| Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır, Rüzgarların en ferahlatıcısı senden esiyor, Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini, Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim, Senden kopardım çiçeklerin en solmazını, Toprakların en bereketlisini sende sürdüm, Senden tattım yemişlerin cümlesini. Desem ki sen benim için, Hava kadar lazım, Ekmek kadar mübarek, Su gibi aziz bir şeysin; Nimettensin, nimettensin! Desem ki... İnan bana sevgilim inan, Evimde şenliksin, bahçemde bahar; Ve soframda en eski şarap. Ben sende yaşıyorum, Sen bende hüküm sürmektesin. Bırak ben söyleyeyim güzelliğini, Rüzgarlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber. Günlerden sonra bir gün, Şayet sesimi farkedemezsen, Rüzgarların, nehirlerin, kuşların sesinden, Bil ki ölmüşüm. Fakat yine üzülme, müsterih ol; Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini, Ve neden sonra Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede, Hatırla ki mahşer günüdür Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum. |
Cahit Sıtkı Tarancı |
Uykuların kaçar geceleri, bir türlü sabah olmayı bilmez.
Dikilir gözlerin tavanda bir noktaya,
Deli eden bir uğultudur başlar kulaklarında
Ne çarşaf halden anlar ne yastık.
Girmez pencerelerden beklediğin o aydınlık.
Onun unutamadığın hayali,
Sigaradan derin bir nefes çekmişçesine dolar içine.
Kapanır yatağına çaresizliğine ağlarsın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.
Bir gün anlarsın aslında her şeyin boş olduğunu.
Şerefin, faziletin, iyiliğin, güzelliğin.
Gün gelir de sesini bir kerecik duyabilmek için,
Vurursun başını soğuk taş duvarlara.
Büyür gitgide incinmişliğin kırılmışlığın.
Duyarsın,
Ta derinden acısını, çaresiz kalmışlığın.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.
Bir gün anlarsın ne işe yaradığını ellerinin.
Niçin yaratıldığını.
Bu iğrenç dünyaya neden geldiğini.
Uzun uzun seyredersin aynalarda güzelliğini.
Boşuna geçip giden günlerine yanarsın.
Dolar gözlerin, için burkulur.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.
Bir gün anlarsın tadını sevilen dudakların.
Sevilen gözlerin erişilmezliğini.
O hiç beklenmeyen saat geldi mi?
Düşer saçların önüne, ama bembeyaz.
Uzanır, gökyüzüne ellerin.
Ama çaresiz,
Ama yorgun,
Ama bitkin.
Bir zaman geçmiş günlerin hayaline dalarsın.
Sonra dizilir birbiri ardına gerçekler, acı.
Sevmek ne imiş bir gün anlarsın.
Bir gün anlarsın hayal kurmayı;
Beklemeyi, ümit etmeyi.
Bir kirli gömlek gibi çıkarıp atasın gelir
Bütün vücudunu saran o korkunç geceyi.
Lanet edersin yaşadığına...
Maziden ne kalmışsa yırtar atarsın.
O zaman bir çiçek büyür kabrimde, kendiliğinden.
Seni sevdiğimi işte o gün anlarsın.
ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN
Ansızın bir karasu iner
Deniz fenerinin gözlerine
Fener kör olur
Ve ağır ağır uyanmaya başlar
Deniz dibinin devleri
Koç sürüsü dalgalar toslaşır gerine gerine
Ötede yıkkın bir balıkçı köyünün çiçeksiz evleri
Evler ki denizlerde olup bitenleri bilmez
Bense bu kaderi iyi bilirim
Benim adım Kepez
Yıldızlar olmadı mı, dolunay olmadı mı
Gökyüzü de kördür
Yüreğindeki kara bulutlar
Durmadan yıldırımlar kusar
Yorgun bir gemi oturur kayalara
Karışır birbirine dua ve küfür
Korkuysa şapkasını her zaman
Kapkara bir dala asar
Bir yosun tarlasında dinlenirken
Gördüm ölümü kaç kez
Selam verip geçti gülümseyerek
Ben korkusuz Kepez
Kaç sünger ve inci avcısının
Kanına girdi bu denizler
Kaç taze gelin ihtiyarladı
Bu ufuklara baka baka
Her sabah
Neşeli bir ıslık aydınlığına
Evden çıkıp gidenler
Ya döndüler ya da hiç dönmediler
Yaralı akşamlara
Yalnız kalmayınca aç kalmayınca
Oğlak, kuzu melemez
Ben ne dramlar yaşamamışımdır bu kıyıda
Ben Kepez
Mutlu insanlarda gördüm
Gelip kollarımın arasında sevişen
Ama uzun sürmedi
Şıngır mıngır kristal ömürleri
Ne çığlıklar işittim rüzgarlardan
Mevsim mevsim değişen
Hele de yitik ekmekler gibi ayrılık türküleri
Tedirgin martıların
Kanatları vururken gez
Ben dilsiz bir görgü tanığıyım
Benim adım Kepez
Gün kısalır,
Bir gece de değişir renk renk haritam
Gün uzar,
Sızlayan süslü bir göğüstür Tarih-i Kadim
Sırdır, ayıptır
Gördüklerimin hepsini anlatamam
Gemiler gelip geçerken
Kaç dilden hüzünlü şarkılar dinledim
Gül yanaklı, lale dudaklı
Ne güzeller gördüm gitti gelmez
Ben hep aynı yerde beklerim
Benim adım Kepez
Bazen denize küserde
Gökteki yıldızlarla konuşurum
Bazen gidemediğim yerleri okşamak isterim
Bulamam ellerimi
Ay doğarken başlar
En uzun süren sarhoşluğum
Asırlar kemirse de
Koparamazlar zincirlerimi
Kimse kirli ayaklarıyla
Üzerimi tepeleyemez
Ben beş vakit
Sabrın gül suyuyla yıkanırım
Benim adım Kepez
Bahaettin KARAKOÇ
Yine dopdolu gözLerim
sanki biLinmezin içindeyim ve: sen yine, yine, yine yoksun...
boğazım düğümLeniyor
nefes alamıyor beynim ikilemde, kalbim çelişkide
sus diyorum sus yüreğim sus, kalbim sus, aklım sus, beynim sus ..
susmuyor;
durmuyor; sürüklüyor geçmişlerin en koyusuna doğru
tekrar, tekrar, tekrar sürüklüyor
dayanamıyorum! bu acıyı kaldıramıyorum
artık durduramıyorum gözyaşlarımı, susturamıyorum kalbimi
bir çelişki, bir çelişki daha yeter ..
daha ne kadar yaşarsın bu yürekte, daha ne kadar acı verirsin,
daha ne kadar yüklenirsin üstüme, daha ne kadar ağlarım ¿
sonu geldi artık.. YÜREĞİMİ SUSTURUYORUM..!!
aLınTı
İsme Lüzum Yok -- (Bu bir paradoks mudur?)
1.6.2009 tarihinde yazıldı.Yorum ( 0 ) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Sophy
Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Birşey Var
16.3.2009 tarihinde yazıldı.Yorum ( 0 ) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Yaşadıklarımdan ögrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği
İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
Kopmaz kökler salmaktır oraya
Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi,
Bir taş gibi dinleneceksin
İnsan bütün güzel muzikleri dinlemeli alabildiğine
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına
Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
Bütün kitapları okumak,
Bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
Değişmemelisin hiç bir şeyle
Bir bardak su içmenin mutluluğunu
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak
Özlemiyle dolmalısın
Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı
Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe,
Bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey,
Hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana
Ataol Behramoğlu
Hoşçakal güneş, toprak, su, gökyüzü
demeye zamanın olursa eğer hoşçakal
gidiyorsun işte, gidiyorsun sancını yüreğinde saklayıp
resmin son karesine sığdırdığın yüzünle
aşkı, nefreti, hüzünlerini, özlemlerini de alıp
dakika, saat, gün, ay, yıl hesabını yapmadan
baharın ve kışın
hoyratça savrulan bir ömrün ardından baka baka
nihayetinde gidiyorsun, sıra senin demekki
bırakıp da gitmelerin sırası senin
bebekken, oynamak isterdin oysa bir çocuk gibi
oranı buranı kanatıp durmayacakmış gibi ağlamak
sonra da kucak kucak gülmek ağrı mağrı yokmuş gibi
çocukluğuna geldiğindeyse bıyıklılara özendin
ve sakalını kestirmeyi ilçenin biricik berberinde
yayıla yayıla berber koltuğuna aynanın karşısında
ve hatta enseni görmeyi de ne çok isterdin
berberin koltuğunda karşılıklı duran aynalarda
ölümün o donuk yüzünü kestiremezdin
hayallerinin arkasından koşturmaktan
gençliğine geldiğinde büyümek isterdin hala
hem enine, hem boyuna yarışırcasına büyümek
bundandır belki inatçılığın, kimbilir
okul yolunda yalnızlaştığın, kıkırdayıp gülmediğin bundan
çılgınlığın peşinde koşarken gözlerinin önünde yaşıtların
sen olgunlaşmayı yeğlemişcesine vazgeçtin
sorumluluklar biniyordu omuzuna bu yüzden
boyundan büyük sorumluluklar altında
ve dünyanın bitmez tükenmez o kara derdi
tepeden tırnağa sarıp sarmalıyordu seni
sense dönüp bakmıyordun bile
ne kadar da çocukcaydı yaşananlar
dünyayı sarsacak adımları öğrendiğinde
etrafında oynaşan yaşıtlarına öğretirdin
şiirleri tarardın bu yüzden, romanları...
direniş türkülerini dinlerdin gün doğarken
ve bir halkın destanını yaratan elleri okurdun
kalem tutan ellerde,
hikayelerini dinlerdin tarumar edilmiş
yaşlı kimsesiz insanların kendi dillerinden
var yok bir kaç kürsü olurdu sobanın etrafında
bir de minder dururdu odanın başköşesinde
varsa evin bir gelini yüzü tülbentliydi tanrı misafirine
erine karşı el pençe, dili yok gibiydi
yer sofrasındaki tepsiye dizili bardaklara çayı doldurduğunda
küçücük kaynına gelinlik ederken, kaynanasıyla yarışırdı arka odada
bin bir türlü haline bu dünyanın, sızlanırdın kendi kendine
bu nasıl bir dünya diye
saç, sakalın aklaşınca tümden kopar oldun gençlerden
içindeki çocuğu eze eze ne de çabuk büyüdün
çok sonradan anladın ki çocuklarla oynadığında
yetişkinler katıla katıla gülerlermiş haline
oysa sen masumane seni sevdiklerine yorardın
onlarınsa kızlarını uzak tutmak için bile olsa
özel bir çabaları olmazmış sırf bu yüzden
kızlar olgun adam istermiş köy yerinde
büyüdüm ya da olgunlaştım derken
belin bükülmüş de haberin bile yoktu senin
ya da fark etmemişsindir devranın ağırlığını
kimin aklına gelirdi ki
durmak tükenmek bilmeyen zamanın
su gibi akıp giderken avuçlarının içinden
yaşamını da beraberinde götüreceğini
ikide bir dönüp de sırtını mı yoklardı insan
hem sonrası da vardı bu gidişin
saça, sakala, bıyığa dokunmamak için
çıkarıp attığında tarağını sağ arka cebinden
ne de olsa görmüş geçmişlerdi diyordun
laf dinletmesini de bilirlerdi diye
peşlerine takılıp da gittin
bu yaşta insan dedin mi
geleceğinden kat be kat daha fazla
geçmişindeki izleri bulmaya çalışırdı her nedense
bir yerde kabullenme miydi aslında geç de olsa
gökyüzünü yakalayamama gerçeği mi
para pul, mal mülk kimin neyine artık
kavga dövüş de öyle
dargınlıkların arasında kaybolan acımtırak zamanlar da
üst üste binen gölgeler, karanlıklar, yarasalar...
sert katı sözler altında yanıp sızlanmalardan öte gitmezdi
alabildiğine yan yan bakan o bakışlar altında
gizli gizli süzmeler birikirdi iki kaşın arasında, o kadar
anlamsızmış demek, anlamsızmış
ısıran bir köpeğin arkasından taşı kavrayıp da fırlatmak
hoşçakal yağmur, hoşçakal bulut, hoşçakal su
göğün efendisi şimşekler hoşça kalın
dolu, kar, çiçekler... hoşça kalın
meyveler, ekinler, dağ - taş ve bugün de çiseleyen yağmur
ortadan ikiye ayrılan ay parçasındaki
karanlık ve aydınlık yüzleri, hoşça kalın
tomurcuğu yeni patlamış meşe
ince yapraklı salkım söğüt ağacı
ve kumsala vuran çam kokusu...
hoşçakalın edepliler, edepsizler
konuşanlar, yazanlar, çizenler
bilenler, bilmeyenler
güçlüler, zayıflar
haklılar, haksızlar
hakkını yedirdikten sonra sızlananlar
oturanlar, koşanlar, anarşiştler
hoşçakalın
hoşçakalın
demeye zamanın olursa eğer
gidiyorsun işte, gidiyorsun
arkanda bir ömür,
yarım yamalak bir hayatı alıp
gidiyorsun demek
ilk durakda kimleri göreceksin acaba
tanıdıkların mı olacak yoksa yeni yüzler mi
eşkali belirlenenler mi, maskeliler mi yine
bazılarına dosttuk, bazılarına düşman
gözlerine baka baka
diyemeden gidiyorsun demek...
diğer duraklarda sen yoksun
herşey sil baştan olacak anlayacağın
farklılıkları da ister istemez...
ama sen bir daha da gelmeyeceksin
ve bunu bile bile gidiyorsun açık kalmış gözlerle
yaşamının hiç bir evresini kendine has yaşamadan
bırakıp da gidiyorsun, öyle mi...
git öyleyse, git, gidebiliyorsan...
Ercan Cengiz
Karlar tozarken bekle
Ortalık ağarırken bekle
Kimseler beklemezken bekle beni
-K.Simonov
uykusuzsun.. yine gözüne bir dirhem uyku girmemiş
yalnızsın yine düşüncelerin allak bullak..
bilmediğim kentlerde bilmediğin sokaklarda geziniyorsun
gidiyorsun yine kendine ait olmadığın biryerde hissedermişcesine gidiyorsun
çaresiz, düşünceli ,öfkeli bakışlarınla..
anlatamıyorsun kendini bir başkasına
yine çekiliyorsun içine..
yine yalnız hissediyorsun kendini
hayata küfredercesine kendinede küfrediyorsun...
bilinmeyen bir kentte yaşıyorsun her zaman
bilmediğin sokakları geziniryorsun
yalnızlığın buğulu mateminde gidiyorsun....
SELENGE SELİN
Aşkı susarak anlatmak ne kadar zormuş..
Susuyosundur ama aslında çığılık çığlığasındır.
Hissedersin aslında sevgini
Hayatı anlamlı yada anlamsız kılan herşey gelir gözlerinin önüne
Ve bambaşka şeyi anlatmaya başlarsın..
Sessizlik sana yine üzüntü verir..
Ne kadar susarsan sus, gözlerin konuşur..
Ne kadar için içini yesede bu aşkı anlamaz ve anlayamaz..
Bazen anlatabilmek içinde susmak gerekir
Bende sustum...
Selenge Selin